3 MAYIS 1944



3 Mayıs 1944'te Yaşananlar

Nihâl Atsız ve Türkçülerin tutuklanmasıyla alevlenen ve cadı avına dönüşen 3 Mayıs 1944 olayları, İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatı ile ilgilidir. 1944’te bu tür bir davanın başlaması Rusya’nın baskıları ile yakından alâkalıdır. Dönemin Türk hükûmeti, savaşı kaybedeceği anlaşılan Almanya’ya karşı sert durduğunu gösterebilmek için aradığı fırsatı Nihâl Atsız’ın başbakana mektupları ile yakalamıştır. Kısacası, Türkçüler üzerinde şiddet uygulanarak Ruslar bir şekilde memnun edilmeye çalışılmıştır.

Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, işte o günlerde TBMM’de bir konuşma yaparak. “Ben Türkçü bir başbakanım... Türkçülük bizim için kültür meselesi olduğu kadar bir kan meselesidir.” demişti. Saraçoğlu’nun konuşmasıyla başlayan olaylar zinciri, Nihâl Atsız’ın mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir. İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku ile yeni ve çok farklı bir boyuta taşınan ve maksatlı bir şekilde “Turancılık Davası”na dönüştürülen hâdiseler, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği için önemli bir nirengi noktası olmuştur.

3 Mayıs 1944 günü Nihâl Atsız ve arkadaşlarının öncülüğünde başlayan Türkçülük yürüyüşünden hemen sonra, iktidarın dünyadaki güç dengelerindeki kayma nedeniyle açtırdığı davada Türkeş de tutuklanmıştır. İşkenceler, tabutluklar, psikolojik yıldırma uygulamaları sonrasında 20 Ekim 1944’te hâkim karşısına çıkarılan Türkeş, davasının haklılığını “Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnat edilmiştir. Bunu şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim. Kelimenin tam manâsıyla milletsever bir Türk subayıyım.” cümleleriyle özetlemiştir.

Türkeş’in Nihâl Atsız’a yazmış olduğu mektuplar dava sürecinde karşısına çıkarılmış ve sorguya çekilmiştir. Hükûmeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı yapmakla suçlanan Türkeş, suçlamaları reddetmiş ve şöyle demiştir: “Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin, dünyada yaşayan Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu fikri taşıyoruz. Biz komünizme karşıyız. Komünizm ideolojisi, beğenmediğimiz bir siyasî ve iktisadî görüştür. Biz milliyetçi yazılar yazmayı, memlekete hizmet kabul ettik. Onun için, Orkun Dergisine yazı gönderdim. Nihâl Atsız Bey’le zaman zaman memleket meseleleri üzerine mektuplaştık.”

Yargılama esnasında Türkeş ile mahkeme başkanı arasında cereyan eden “Türk Birliği” konusundaki tartışma sırasında Türkeş’in geleceğe yönelik şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir. Hâkimin Turancılık hakkındaki fikirlerini sorması üzerine Türkeş:

“Benim fikrime göre her şeyden mühim olan vesair sahada en ileri dereceye ulaşması için çalışmak lâzımdır... Turan, yani Türk Birliği yalnız Asya’dakiler değil, bütün Türklerdir. Yani ilmî manâsından başka olarak Türkiye’dir. Memleketimizin ilim, irfan, sanayi, iktisadı bütün yeryüzündeki Türklerdir. Yani Türk Birliği yalnız Asya’dakilerle değil, Bulgaristan’daki, Yunanistan’daki vesair yerlerdeki Türkleri de içine alan bir mefhumdur.”

Türkeş savunmasının devamında 1990’lı yıllara ışık tutarcasına Sovyetler Birliği’nin dağılabileceğini, Turancılık hareketlerinin daha da hızlanabileceğini, Rus ve İngiliz işgali altındaki Türk topraklarının esaretten kurtulabileceğini şu cümlelerle ortaya koymuştur:

“Efendim, meselâ 1917 de olduğu gibi 1965’te veya 1999’da Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harp endüstrisi bakımından da ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye’nin müzahereti ile bu birliğe doğru yürünebilir. İşte fırsat budur.”

Bilindiği gibi Atatürk de Cumhuriyetin onuncu yılında 1933’te Sovyetler Birliği’nin dağılacağına ilişkin olarak benzer öngörülerde bulunmuş ve dış Türklerle ilgili şöyle uyarıda bulunmuştu:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İste o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.”

Atatürk’ün öngörüsünden 58 yıl, Alparslan Türkeş’inkinden 47 yıl sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılmış ve Sovyetler Birliği’ni teşkil eden cumhuriyetler bağımsızlığını kazanmışlardır. Beş Türk devleti de bağımsızlığını ilân edenler arasında olmuştur. İlk yıllarda Türkeş’in de katkılarıyla bazı gelişmeler sağlanmışsa da Türkiye Cumhuriyeti hükûmetlerinin uyguladığı yanlış politikalar yüzünden ilişkiler istenen düzeye getirilememiştir.


DAVADA 23 SANIK YARGILANMIŞTIR:

1-Hasan Ferit Cansever, Dr. yüzbaşı

2-Fethi Tevetoğlu, Dr. üsteğmen

3-Alparslan Türkeş, Piyade üsteğmen

4-Nurullah Barıman, Piyade teğmen

5-Zeki Özgür(Sofuoğlu) , Topçu asteğmen,

6-Fazıl Hisarcıklı, Ulaştırma asteğmen

7-Nihal Atsız, Edebiyat Öğretmeni

8-Hüseyin Namık Orkun, Tarih Öğretmeni

9-Nejdet Sancar, Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeni

10-Saim Bayrak, Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru

11-İsmet RasinTümtürk, İstanbul Belediyesi Murakıbı

12-Cihat Savaşfer, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

13-Muzaffer Eriş, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

14-Fehiman Altan, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

15-Yusuf Kadıgil, Lise Öğrencisi

16-Cebbar Şenel, Adana Adliyesi'nde Hakim Adayı

17-Zeki Velidi Togan, Türk Tarihi Profesörü

18-Orhan Şaik Gökyay, Ankara Konservatuarı Direktörü

19-Hikmet Tanyu, İçişleri Bakanlığında Memur

20-Reha Oğuz Türkkan, İstanbul Üniversitesi Doktora Öğrencisi

21-Hamza Sadi Özbek, Aydın Maliye Tahsilat Şefi

22-Cemal Oğuz Öcal, Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrencisi

23-Said Bilgiç, Ankara Adliyesi'nde Hakim Adayı

Aynı davadan sanık olarak Mehmet Külahlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır.



IRKÇILIK – TURANCILIK DAVASI SAVUNMALARI

“Fakat yanılmaz hâkim olan zaman yani tarih, hepimiz hakkında en adil kararı verecek, ırkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.” HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

“… Türkiye’de beni ırkçılık ve Turancılıktan mahkûm edecek bir kanun ve bir vicdan yoktur. Ben bu milliyetçilik fikirlerimden dolayı bir Türk mahkemesinde mahkûm edilemem. 35 asırlık büyük bir mazinin, hatıranın, şereflerin ve mukaddesatın gömülü bulunduğu toprakları yani insanları insan yapan şeyleri sevmenin manasını anlamayanlar çıkarsa onlara sadece acırım.” NEJDET SANCAR

“Gerçi tarih, böyle bir hareketin müdafaasına lüzum hâsıl olduğuna hayret edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkılaplardan dolayı hayrette kalan tarih varsın biraz da buna şaşsın.” ORHAN ŞAİK GÖKYAY

“Tarih, bugüne kadar hiçbir hakiki Türk subayından vatana ve millete hıyanet ettiğini kaydetmemiştir. Ben, devletime, milletime, vatanıma candan bağlı, kelimenin tam manasıyla yurtsever, milletsever bir Türk subayıyım.” BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ

“Milli hissiyatımın coşkunluğu ve milletime olan sonsuz aşkım sebebiyle müfrit bir milliyetçiyim…” M. ZEKİ SOFUOĞLU

“… Millî işlerimizde, Türk’ten başkasına inanmamalıyız. Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir.” HİKMET TANYU

“Benim fikirlerime temel olan esas içtimai prensip iki kelime ile formüle edilebilir. Bu, pragmatik bir görüştür; Türk’e fayda…” FETHİ TEVETOĞLU

“… Benim yazılarımda bir nokta vardır. O da sadece Türk milletine karşı sevgi uyandırmak ve komünizme karşı uyanık bulunulmasının izharı…” İSMET RASİM TÜMTÜRK

“Benim kati olarak inandığım bir şey varsa o da, Türklerin tarihte olduğu gibi bugün dahi hars itibariyle bir olmaları keyfiyetidir.” ZEKİ VELEDİ TOGAN

“Tekrar edeyim: Türkçülük Türk milliyetçiliği demektir. Türk Milliyetçisiyim!” REHA OĞUZ TÜRKKAN

“Bu ideal davası bütün teferruatına kadar Trük tarihine mal olacaktır…” HÜSEYİN NAMIK ORKUN

“Milliyetçilik her şeyden evvel aynı milletten olanların birbirini sevmeleri ve herkesin bir başkası için her şeyini seve seve feda edebilecek bir ruha malik olması demektir.” DR. HASAN FERİT CANSEVER

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ TABUTLUKLARI ANLATIYOR

İçeriye girdim, Savcı beni şöyle bir süzdü, görevlilere şu emri verdi:” “-Üsteğmenimi götürün, mütena hücreleri bir seyretsin…” “Askeri Savcı’nın ‘mütena’ dediği hücrelerine bölümüne doğru gittim. Yanımda polisler vardı. Koridorun ilerisindeydi. Beton duvarlara oyulmuş gibi yerdeydi. Tabut şeklindeydi. Adeta duvarlardaki dikey oyuklardı. Telefon kulübesinden çok küçük, ancak bir insan alacak kadar. Duvarlarında demirden mengeneler ve prangalar vardı. Tavan çok alçak, bazılarının kapıları kapalı duruyordu. İçeriden, inleyen insanların sesi geliyor, beni hala gezdiriyorlardı. Bazılarının, kapı aralıklarından gözüm içeriye ilişiyor, oradakilerin perişan halini izliyordum. Kimi külçe gibi, kimi de üstüne abdest yapmış haldeydi. Tavanlarından da, beşyüzer mumluk üç tane elektrik ampulü sarkıyordu.” Üzerindeki subay elbisesiyle tabutluklardan birine konulan Alparslan Türkeş’e yapılan İşkencelerden biri de mengeneyle bir parmağının tırnağının çekilmesiydi.

ATSIZ SAVUNMASINDA İŞKENCELERİ ANLATIYOR

“Emniyet Müdürlüğünde işkence odasındaki feryatlarını kendi hücremden ıstırapla dinlediğim, mahkemede ilk tahkikattakine aykırı ifade verirse yeniden aynı işkenceye sokulmakla tehdit edildiğini bildiğim Reha… İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askeri cezaevi varken maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı, hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesi… Bize Pera Palas Otelini tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihza kabiliyetini ispata yeltenen; ‘elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir.’ Diye şecaat arz eden; istediği şekilde ifade almak için Anayasamızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i, Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i tabutluk denilen tepesinde beşyüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan; amme şahidi diye ifadesini okuttuğu Külahlıoğlu Mehmet’e falaka attıran; Necdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de bir hava deliği olan bir hücrede yirmi iki gün tutan; Zeki Velidi’yi iki gün aç bırakan; beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyalar küflenen, duvarlarından lağım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan, masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçücük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adam (Savcı Kazım Alöç)…

KAYNAK:TASAV